Lezzetli Olmayan Lezzet Durakları: Episode I-Açlığın Laneti
Her biri kendi içinde birer Crocodile Hunter, birer Bear Grylls olan beş kafadar yalnızca karın doyurucu ve opsiyonel olarak lezzetli bir öğlen yemeği yemek üzere ajanslarından çıkmışlardı. Çeşitli kararsızlıklar kahramanlarımızı Büyükdere’nin kalabalığında oradan oraya sürüklemekte, açlıktan kulak memesi kıvamına gelmiş zihinler, hep bir ağızdan çıkan farklı seslerle allak bullak olmaktaydı. Derken içlerinden biri çıktı ve dedi ki; “Cevo’nun karşısında yeni bir mekan var, güzel gözüküyor, toparlanın her türlü oraya gidiyoruz”. Mutabakat sağlandı, ışık hızıyla olmasa da sese yakın bir hıza ulaşan adımlar, -Şişli’yi bilmeyen seyircilerimiz için söyleyecek olursak- “Deniz Tarafındaki Kale Arkası”na doğru yöneldi. Mekan dıştan güzel bir kız edasıyla uzun uzun kesildi. Hatta aralarında sigaralarının filtrelerine yüklenip sevgiliyi bekliyormuş gibi uzun uzun iç geçirenler bile oldu. Tereddüt etmediler ve mekana daldılar.
Yemeği söyleme aşamaları kendi içinde değerlendirilip 6 sezonluk dizi yapılacak uzunlukta olduğundan bu hikayenin içeriğine giremeyecek kadar uzun. Neyse biz uzatmayalım. Yemekler yendi, ama yemek hakkında konuşmak bir türlü bitmedi. ”Porsiyonlar çok mu küçüktü?”, “Acaba yemekleri büyük tabakta getirseler psikolojik olarak doyarmıydık?”, “Onu bunu bırakta ajansa dönmeden ikişer ıslak mı patlatsak?”, “Çay ikramı yapıyor musunuz diye sorsak tanesi 3 lira olan çayları bize kitlerler mi?”, “Almanlar yenilince bizde yenilmiş sayıldık mı?” cevapları bu sürede aranan sorulardandı. Sorular yağmur gibi yağarken yedikleri kuş kadar yemekte sindirilmeye yüz tutmuştu.
Peki ama açlıkları nasıl giderilecekti? Maceraya konu olan fotoda bu esnada hayata geçti. Tabldotların self servis alındığı bir mekanda, normal insanlar tepsilerine üç çeşit yemek koyarken, bizim kafadarlar aynı tepside beş farklı tatlıyı kasaya götürünce kasa elemanı ambale olmaktan kendini alamadı. Bir tepsiye baktı, bir kasaya baktı. Konuyu idrak edemeyince yeniden tepsiye baktı. Bu uzun düşünmenin kendi çıkarlarına olduğunu düşünen kahramanlarımız “Noldu bize yapacağınız toplu indirimi mi düşünüyorsunuz? eki eki eki…” diye labarba yaratsa da, kasiyerden gelen tokat gibi cevap karşısında kalakaldılar; “Aslında tatlıları size daha pahalıya nasıl satabileceğimi düşünüyordum!!!”.
Moral bozukluğu had safhaya çıksa da serde de açlık vardı. Bu yüzden tatlılar her ne kadar kötü olsa da kahramanlarımız onları hoş muhabbet eşliğinde hüpletir ve mağrur bir ifadeyle Şişli kalabalığına karışırlar. Packshot’ta batan güneşe doğru yürüyen kahramanlarımız yeni bir maceraya yelken açmak üzere ajanslarının yolunu tutar…





